Cumartesi, 24 Ağustos 2019
Sevim AKDENİZ

TRAKYA GEZİSİNDEN GERİYE KALANLAR

Son dakika verdiğim seyahat için hiç de pişman olmadım. Her şeyiyle öylesine güzeldi ki… Gez, gör ve ye programı… Ama bu “ye” programını anlatmadan geçemeyeceğim kadar komediydi.
Edirne’de, hadi anladım Edirne ciğerini yedik. İşte, o da kendine münhasır bir yemekti. Bana göre, ciğer işlem görmeden öz lezzetinde olmalı, ağzında damak tadını yakalayabilmelisin. Döner gibi incecik kesilmiş, una mı yoksa mısır ununa mı bulanmış, kızartılmış balık misali bir lezzette ya da bilinmez bir lezzetsizlikte. Ciğer miiii, ne acep? Düşün düşün ye. Ciğer, ciğer olalı böyle bir dokunuşla allanıp, pullanmamıştır herhalde. Ama n’apsan, boş… Ciğeri, ciğer lezzetinde yemedikten sonra. Bundan sonra “Edirne ciğeri” mi, kaç bence… Gel kendi memleketinde ye, ciğerin hasını gör. Ciğer, Avrupa yakasına gidince sınıf mı atlamış ne? Avrupai olmuş biraz.
4/4 gün-gece programında 3 akşam, üst üste akşam yemeğinde: Tavuk ızgara, tavuk sote, tavuk haşlama, tavuk şu, tavuk bu. Pilavın yanında, tavuk vücudunun envaı çeşitleri yerini hazır almış durumdaydı. Hele bir akşam yemek sonrası gelen tatlıda “tavukgöğsü” olmaz mı?
İnanın yemek müziğinde Dilber Ay’ın “Tavukları Pişirmişem” türküsü eksikti.
İnsanda “tavuk menü” programı öyle bir baskı oluşturuyor ki bir ara garsonu çağırıp sorasım geldi, yemeğin yanında içtiğim şalgam suyu için: “İçinde tavuk suyu var mı?” diye.
Üç akşam aralıksız tavuk yiyince, seyahat bittiğinde aracımızdan kanatlarımızı çırpıp gıdaklayarak iner miyiz diye korkmaktan kendimi alamadım.
“Ye” programını geçersek, “gör” programında Edirne; korkunç bir manzara olarak yerini aldı. Mimar Sinan’ın camisinin ihtişamının yanında, kentimi merak ediyorsunuz? İnanın “Edirne’nin tamamına Suriyeliler mi yerleşti. ”diye düşündüm bir an. Şehirleşme diye bir şey yok. Bina, taş toprak, biraz da çim. Çimin üzerine uzanmış, oturmuş insanlar. Gerisini siz düşünün. “Suriyeliler mi” diye ifade ettiysem, şehirde ki kültürün-eğitimin nerelerde olduğunu düşünmeyi sizlere bırakıyorum. Çok acı,çoook acı…Sanki bir Roman havasındaydı kent. Rehberin dediğine göre de: “Romanlar; kırık dökük evlerinde, yaşamaktan çok mutlularmış bu kentte.” Bu söz de bizim dip notumuz olsun.
Gezdim, gördüm.
İyi ki de gelmişim diyebileceğim tam bir Trakya gezisiydi.
Gökçeada mı: Yunan adalığından, Türk adalığına geçmiş... Rumların, hayat bulduğu bir adacık. Okulları, kiliseleri, Türkçeyle karışık kendi dilleri, müzikleri… Akşamdan kalmalarda; bizde sabah sabah maden suyu içilirken, Rumların sabah uyandığında kendilerine gelmek için içtikleri: Büyük bardakta köpüklü, sütlü, buzlu kahve “Frappe”nin tadına bakmadan geçmemek gerekir. Özellikle Mina’nın yerinde Rum müzikleri, kulağınızda. Frappe’nin tadı da damağınızda kalacaktır.
Kavala kurabiyesini mi soruyorsunuz? Kavala kurabiyesi Edirne’den alınır diye görüşe tamamen karşıyım. Kavala kurabiyesi yiyeceksen veya alacaksan, anavatanı Gökçeada’ya geleceksiniz. Lezzet apayrı, hem de kıyaslanamayacak kadar.
Ama bu adada bir şey daha, çok belirgin şekilde dikkatimi çekti. Kediler. Evet, kedicikler; Çelimsiz, zayıf ve sanki adada fazlalıklarmış gibi duruyorlardı. Bilmem ki, böyle bir şey kaldı ben de adadan…
Saroz Körfezi, İğne Ada v.s derken Tekirdağ. Evet Tekirdağ. Şehirleşmesine özen gösterilmiş, temiz, insana güven veren kent güzelliğindeydi.
Bu gezi yazımın finaline geçmeden önce yeniden Edirne’ye ve iki sınır kapısına dönmek istiyorum. Aynı şeyi Antalya Müzesinde gördüğümde de şaşırıp, kendimce anlamsız yorumlar yapmıştım.
Bulgaristan ve Yunanistan’a geçen sınır kapısında geldiğimizde, daha yakından sınır kapısını görmek için otobüslerimizden indik. Sınır kapısına yaklaştığımızda çığlık çığlığa, acı, tiz ve bet bir ses kulaklarınızı tırmalıyor. “Bu ne, böyle?” diye düşünüyorsun, ürkütücü bir ses duyunca.
Harika, güzelliğiyle ihtişam saçan birden fazla tavus kuşları, sıra dışılıklarıyla göze çarpıyorlardı.
Rehberin, bu tavus kuşlarıyla ilgili anlattıkları: Bunların müze gibi,sınır kapısı gibi korunacak,dikkat çekilecek yerlerde “ neden” barındırılmaları gerektiğini de öğrenmiş oldum. Kendi sahalarına yabancı ve kalabalık insanlar girdiğinde huzursuzluklarını çok net bir şekilde belirten hayvanlarmış. Sesleri de acı ve tiz olunca, önemli olan bu yerlerde, çalışan görevlilerin de dikkatini çekmiş oluyorlarmış, var olabilecek olumsuzluklara.
Gezi finalimiz mi !?
İşte o bir harikaydı.
Saat 01.00 gibi yaşadığımız kente gelmemiz gerekirken sıra dışı bir durumla, feribotla Anadolu yakasına geçmeden önce, Tanrı bize öyle bir dinlenme molası verdi ki. Anlatamam. İnanır mısınız, acaba tur şirketinin bir sürprizi mi diye düşünmekten de kendimi alamadım.
Böyle bir yerde, bir ömür olan temiz havanın huzur verdiği, Saroz’a karşı, alabildiğine körfez ve gökyüzü. Alabildiğine gün batımı düşünün. Koruköy’e kuşbakışı. Ayağınızın altına serilmiş, siz huzur bulun diye. Nefis bir yer ve zorunlu mola. Molaların hası, iyi mola, güzel mola, mola, mola…
Dinlenme tesisinde, önce yolu gören tarafa sandalyelerimizi dizdik, sanki deniz manzarası seyrediyormuşçasına. Gelen geçen araçlar; Bir, iki, üç,beş,yedi derken akıyorlar. Sanki evlerine doğru, tüten bacalarına kaldıkları yerden devam etmek üzere akıyorlar, akıyorlar… Geçiiip gidiyorlar hayatlarıyla birlikte, ama özlemlerine, ama sevinçlerine, ama bitmeyen hüzünlerine…
Aracımız kısa süre içinde tamir edilecek mi zannettik ne? Hemen kalkıverecekmiş gibi oturmuştuk sandalyelerimize. Ama inanır mısınız içimden de dua etmedim değil: “Tanrım burada bize bir mola ver ki bu huzur, güzellik girsin içimize ve anılarımızın en mutlu köşesin de, yerini alsın.” diye.
Yaaa bendeki de iş mi. Madem duam kabul görecekti. Dileseydim ya başka bir dilek. Neyse, neyse kalsın yan cebimde dileklerim. Belki bir gün….Razıyım ben 99 altına, bilinen fıkra misali.

Sevim AKDENİZ

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-06-17

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-07-07

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-08-20

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-08-16

E-bülten Gurubu

bize katılın ...