Çarşamba, 16 Ekim 2019
Şahin AKÇAP

Vatanımız mahpushanemiz olmayacak!


“Düşüncelerinden dolayı içerde yatanlara...”


Nazım Hikmet’in ölüm yıldönümü etkinlikleri sırasında, koca şairin demir parmaklıklar ardında geçen yılları sırasında ürettiği şiirlerinde; ülkemizin gelmişini, geçmişini tarifsiz acılarla ve büyük bir hüzünle tarif ettiğini bir kez daha anımsıyorduk.

Sadece eleştirmek ve yol göstermekten gayri bir muradı olmayanlara; şairlere, yazarlara, namuslu vatandaşlara egemenlerce reva görülen tek şey; özgürlüklerinden edilip, tutsaklığı yaşamalarını yaratmak olmuş.

Ve özgür düşünce ve iradenin katilleri, cellâtları için 1945’de şöyle yazmış Nazım Hikmet:

Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
meyve çağında ağacın,
serpilip gelişen hayatin düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına:
- çürüyen diş, dökülen et-,
bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...

Bursa da havlucu Recebe,
Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,
fakir-köylü Hatçe kadına,
Irgat Süleyman a düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...

Bazen umutsuzluğa kapılan şair bu kez suskun ve teslimiyetçi insanımızı da affetmeyen dizelerle eleştirmiştir:

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Keyifli Dinlemeler

İstemiştir ki, farkında olsunlar; savaşın, sömürünün, kandırılmışlığın, yolda bırakılmışlığın fenalığını. İsyanı büyümüş, dizelere sığmaz olmuş:

Hava kurşun gibi ağır!
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.

Koşun
kurşun
erit-
-meğe
çağırıyorum...

O diyor ki bana:
-Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem
gibi
yana
yana...


"Deeeert
çok,
hemdert
yok"
Yürek-
-lerin
kulak-
-ları
sağır...
Hava kurşun gibi ağır...

Ben diyorum ki ona:
-Kül olayım Kerem
gibi
yana
yana.
Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak,
nasıl
çıkar
karan-
-lıklar
aydın-
-lığa...

Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.

Koşun
kurşun
erit-
-meğe
çağırıyorum...


Sonrada yüreklendirmek istemiş vatandaşı Nazım Hikmet. Hayata dair dizeler sıralamış, istemiş ki altta kalmasın alın teri, insanlık onuru ve erdemlilik:

1

Yaşamak sakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından.


2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orada ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki de yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki, hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
insanları, hayvanları kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yıldız zerresi yani,
yani, bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...


Bükülmez olsun istemiş birey! Eğilmeyen, bükülmeyen... Tıpkı su verilmiş bir çelik gibi... Yürüsün istemiş diye korkuların üzerine:

yürümek;
yürümeyenleri
arkasında boş sokaklar
gibi bırakarak,
havaları boydan boya
yarıp ikiye
karanlığın gözüne
bakarak
yürümek ..

yürümek;
dost omuzdaşlarını
omuzlarının yanında
duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının
içine koyup
yürümek |..

yürümek;
yolunda pusuya
yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
bilerek
yürümek |..

yürümek;
yürekten
gülerekten
yürümek ...

Nazım Hikmet bu durur mu? Çağlamış gümüş ırmaklar gibi, akmış derya denize koşup dökülen çağlayanlar gibi. 1951 yılında Bir Hazin Hürriyet başlığı altında toplanır dizeleri:

Bir Hazin Hürriyet

Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu, bir lokma bile tatmadan
yoğurursun
bütün nimetlerin hamurunu.
Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı
Karun etmek hürriyetiyle hürsün!

Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,
işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan
değirmenleri,
büyük hürriyetinle parmağın sakağında düşünürsün vicdan
hürriyetiyle hürsün!

Başın ensenden kesik gibi düşük,
kolların iki yanında upuzun,
büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,
issiz kalmak hürriyetiyle hürsün!

En yakın insanınmış gibi verirsin memleketini, günün birinde, mesela,
Amerika'ya ciro ederler onu seni de büyük hürriyetinle beraber,
hava üssü olmak hürriyetiyle hürsün!

Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in, günün birinde, diyelim ki,
Kore'ye gönderilebilirsin, büyük hürriyetinle bir çukura
doldurulabilirsin, meçhul asker olmak hürriyetiyle hürsün!

Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetinle
hürsün

Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında, hürriyeti seçmene lüzum yok
hürsün.

Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.

Nazım 1949 Mayısında bir başka şiire imza atar. Bizim gibi ülkelerde yazar, çizer takımının ezberleyecekleri bir şiirdir bu:

HAPİSTE YATACAK OLANA BAZI ÖĞÜTLER


Dünyadan, memleketinden, insandan

umudun kesik değil diye

ipe çekilmeyip de

atılırsan içeriye,

yatarsan on yıl, on beş yıl

daha da yatacağından başka

sallansaydım ipin ucunda

bir bayrak gibi keşke

demiyeceksin,

yaşamakta ayak direyeceksin.



Belki bahtiyarlık değildir artık,

boynunun borcudur fakat

düşmana inat

bir gün fazla yaşamak.



İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin,

kuyunun dibindeki taş gibi,

fakat öbür tarafın

öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına,

sen ürpermelisin içerde

dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa.





İçerde mektup beklemek,

yanık türküler söylemek, bir de,

bir de gözünü tavana dikip sabahlamak

tatlıdır ama tehlikelidir



Tıraştan tıraşa yüzüne bak,

unut yaşını,

koru kendini bitten,

bir de bahar akşamlarından.



Bir de ekmeği

son lokmasına dek yemeyi,

bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.



Bir de kim bilir

sevdiğin kadın seni sevmez olur,

ufak iş deme,

yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir

içerdeki adama.



İçerde gülü, bahçeyi düşünmek fena,

dağları, deryaları düşünmek iyi,

durup dinlenmeden okumayı, yazmayı,

bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana,

bir de ayna dökmeyi.



Yani içerde on yıl, on beş yıl,

daha da fazlası hattâ

geçirilmez değil,

geçirilir,

kararmasın yeter ki

sol memenin altındaki cevahir...

Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-09-19

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-07-07

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-09-05

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-09-08

E-bülten Gurubu

bize katılın ...