Salı, 12 Kasım 2019
Şahin AKÇAP

Türkiye’nin havası!


Değerli gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuksuz yargılanmaları kararı ile tahliyeleri Pazartesi Gününün en şık, en mutlandıran çok güzel haberiydi.
Bu ülkenin insanının özgürce ve barış içinde yaşamasının en temel değerlerinden birinin bağımsız yargı ve gecikmesine izin verilmeden tecelli edecek adalet olduğuna inananlardan olduğumuz için televizyonda; Ahmet Şık ve Nedim Şener’in özgür kalma görüntülerini ayakta; sevinçle, alkışla izlerken gözlerimiz yaşarıyordu. Bu görüntüler Türkiye’nin karartılmak istenen ufkundaki kara bulutların kayıp gideceğinin müjdecisidir.
Cemreler tek tek düştü... Havaya, suya ve toprağa... Dileriz düşen cemreler baharın muştusunu da beraberinde taşırken; düşüncesinden, yalnızca düşüncesinden dolayı tutukevlerinde yatan ve sayıları hiç de azımsanmayacak aydınların tutsaklıklarının da berata dönüşmesine vesile olur.
Gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tahliyeleri sırasında Nedim Şener’e:
“Yarın ilk işin ne olacak?” Diye soran gazeteci arkadaşlarına yanıtı çok duygusal ve aynı zamanda insan olan her kesin yüreğinin orta yerine dokunan narin bir el gibiydi:
“Kızımı okulundan almaya gideceğim.” Hepsi bu işte...
Çocuklarımız ve onların yarını tek kaygımız. Sadece bizim için değil tüm insanlık için somurt gerçek bu... Bugünden yarına sahip çıkmak!
Pazartesi duygularımızın böylesine depreşmesine yol açarken Salı günü farklı bir haberin sevimsiz haberiyle kapılarımızı çaldı.
Sivas davası zaman aşımı nedeniyle düşmüştü!
Onlarca insanın acımasıca yakıldığı ve sanıklarının serbest kalacağının haberiydi bu. Üstüne üstlük bu zaman aşımı kararına tepki gösteren Madımak katliamında kurban olanların ailelerinin tepkisine gaz bombası atılarak!
Oysa gönül isterdi ki Sivas faciasının sanıklarını zaman aşımı sarmalında koruyacak karar için yalnızca muhalefet değil iktidarın da ön plana çıkması ve o kahreden sayfayı açanların yargılanması için gönül seferberliğinde bulunulmasıydı.
Unutmamalıyız ki hiçbir düşünce, kendisine benzemeyen bir başka düşünceyi taşıdığı için bertaraf etme hakkı vermez!
Geçtiğimiz günlerde Tunus ziyareti sırasında uçaktaki gazetecilerle söyleşen Cumhurbaşkanı Sayın Gül:
“Rövanşizm her zaman kötüdür.”Derken ince mesajlar veriyordu. Yani diyordu ki;
“ Sen yaptın, ben de sana yapacağım kötüdür.” Bugünü geçmişten gelen yoğun öfke ve kin ile bileyerek keskin bir baltaya dönüştürüp, yarının boynuna vurmak affedilemez hata ve suç olur. Kuşaklar arası giderilmeyecek kin dağlarının yaratılmasına, intikamla yoğrulmuş kan davalarına zemin hazırlanılmış olunur.
Türkiye’nin havası şu sıralar alengirli... Bir açıp bir kapayan, bir ısıtıp bir soğutan serseri bahar havası gibi...
Gönüllere sevi tohumu saçmak, hoşgörüyü restleşmelerin üzerinde tutmak gerek. İnsanlık; rüzgâr ekip, fırtına biçenlerin akıbetine çok tanık oldu. Kibrin kaftanını üzerinden çıkarıp atmak istemeyenler; Sayın Gül’ün, gazeteci yazar Ruşen Çakır’a söylediği;
“Rövanşizm her zaman kötüdür.” Sözünü Mehmet Akif Ersoy’ün Küfe şiirini okuyarak düşünmelidir. Zira halkın sırtındaki hayatın ağır küfesi her gün biraz daha ağırlaşmaktadır. Ustalık da bu yükten halkın omuzlarını kurtarmaktır.

KÜFE(M.Akif Ersoy)
Beş on gün oldu ki, mu'tâda inkıyâd ile ben
Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.

Bizim mahalle de İstanbul'un kenarı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek!

Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır.

Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!

Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,

- Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
Lisan-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden -

O sâlhûrde, harâb evlerin saçaklarına,
Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına

Delilimin koca bir şey takıldı... Baktım ki:
Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.

Bu bir hamal küfesiymiş... Acep kimin? Derken;
On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,

Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
Tekermeker küfe bitap düştü ta öteye.

— Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!

O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
Göründü:
- Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!

Ne istedin küfeden yavrum? Ağzı yok, dili yok,
Baban sekiz sene kullandı... Hem de derdi ki: "Çok

Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz... "
Baban gidince demek kaldı âdeta öksüz!

Onunla besleyeceksin ananla kardeşini.
Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?"

Dedim ki ben de:
- Ayol dinle annenin sözünü...
Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:

- Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol şuradan!
Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?

Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...
— Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?

Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken...
— Bırak hanım, o çocuktur, kusura bakmam ben...

Adın nedir senin, oğlum?
— Hasan.
—Hasan, dinle.
Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.

Benim de yandı içim anlayınca derdinizi...
Fakat baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.

O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,

Yetim bırakmayarak besleyip büyütmelisin.
— Küfeyle öyle mi?
- Hay hay! Neden bu söz lakin?

Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.

— Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini...
— Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:

"Hasan, dayım yatı mekteplerinde zabittir;
Senin de zihnin açık... Söylemiş olaydık bir...

Koyardı mektebe... Dur söyleyim" demişti hani?
Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!

Söz anladım uzun, hem de pek uzun sürecek;
Benimse vardı o gün pek çok işlerim görecek;

Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan,
Ne oldu şimdi acep, kim bilir, zavallı Hasan?

Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
Geçende Fatih’e çıktık ikindiüstü biraz.

Kömürcüler kapısından girince biz, develer
Kızın merakını celbetti, daima da eder:

O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,
O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!

Hakikaten görecek şey değil mi ya? Derken,
Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,

Belinde enlice bir şal, başında abanî,
Bir onta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;

Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesadüfe bak:

Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim...
Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:

Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...
Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!

Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!
Düğümlü alnının üstünde sade bir çember.

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;
Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.

Bu bir ayaklı sefalet ki yalınayak, baş açık;
On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık!

O anda mektebi-i rüşdiyyeden taburla çıkan
Bir elliden mütecaviz çocuk ki, muntazaman

Geçerken eylediler ihtiyarı vakfe-güzin...
Hasan'la karşılaşırken bu sahne oldu hazin;

Evet, bu yavruların hepsi, pür sürûd-i şebâb,
Eder dururdu birer aşiyan-ı nura şitâb.

Birazdan oynayacak hepsi bunların, ne iyi!
Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi

-Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında-
İlel'ebed çekecek dûş-i ıztırârında!

O, yük değil, kaderin bir cezası masuma...
Yazık, günahı nedir, bilmeyen şu mahkûma!

Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-09-19

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-10-17

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-09-05

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-10-21

E-bülten Gurubu

bize katılın ...