Pazartesi, 21 Ekim 2019
Şahin AKÇAP

Konstantinopolis, İstanbul olurken


25 Mayıs 1453 tarihinde Konstantinopolis’te kilisenin emriyle Meryem’in tasviri(resmi) dolaştırılır. Amaç Osmanlı kuşatmasında her şeyin bittiğini düşünen Hıristiyan tebaaya inançsal güç ve moral vermektir.

Tasviri taşıyan kalabalık tam Eğri kapı (Kaligaria) ( Eyüp semtine yakın. Doğu kara surlarından biri) mevkiine vardığında birden Meryem’in koca resmi düşer ve tasvir yere kapaklanır. Ardından da bir fırtına uğultusu ve çakan şimşekle birlikte bardaktan boşanırcasına yağan yağmur kalabalığı şaşırtır, panikletir. Dini bütün Hıristiyanlar korku içinde:

“Eyvah! Meryem Ana’da Osmanlılardan yana! Artık şehrimizi korumuyor!”Velvelesi kopararak sağa sola kaçışırlar.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alması iki-üç yılın değil, on yılların ürünüdür. Büyük dedesi Yıldırım Bayezid zamanında hedef olarak konmuş, Akıncılar tarafından yapılan akınlarla Marmara’ya yakın topraklara Türk aileler yerleştirilmiş, nüfusları çoğaltılarak güçlendirilmiş, stratejik mekânlar büyütülmüş ve Yıldırım Bayezid’ın ileri görüşüyle Anadolu Hisar Kalesi yapılarak boğaz kontrol altına alınmıştı. Sonra da Fatih Sultan Mehmet Anadolu Hisar Kalesinin karşısına Rumeli Hisar Kalesi’ni (Boğazkesen) yaptırarak olası kuşatmada İstanbul’un Tuna’dan ve Karadeniz’den gelecek düşman yardımlarına karşı güvenlik kordonunu oluşturmuştu.

Osmanlı Ordusu, gerek başındaki padişahı ve onun etrafındaki hocaları, komutanlarıyla, donatılmış kara ve deniz ordusuyla çağın en parlak ordusunu sahipti.

Dönemin bilge öğretmenleri Hacı Bektaş Veli dergâhında yetişmiş Akşemsettin, Molla Hüsrevi, Molla Gürani, Ali Kuşçu ve Hızır Bey gibi ilim irfan sahibi kimselerdi. Molla Gürani öğretmenliği yanı sıra Fatih Sultan Mehmet’e hayat felsefesini öğreten ve yeri geldiğinde acımasızca eleştirmekten çekinmeyen saygın hocalardandı.

Öyle ki bir bayram arifesinde padişah tarafından saraya davet edilen Molla Gürani sarayın etrafındaki çamuru bahane ederek gitmek istemez. Bunu sezen Fatih Sultan Mehmet değerli öğretmenine haber gönderir:

“Hocam, atıyla sarayın avlusuna kadar çekinmeden gelebilir. Onun varlığı bizim paha biçilmez zenginliğimizdir.” Der.

Kısadan hisse, öğretmenler ve bilge kişiler yaşadıkları çağın en değerli insanlarıydı. Şimdi ki gibi maaşlarıyla, yaşam biçimleriyle perişan değillerdi. Ne ilgisi var demeyin. Hala bu ülkede posta koyduğu öğretmene afralı edayla:

“Ülen benim beş çuval pamığım senin bir maaşın eder hoca!” Diyen veliler var.

Fatih’in komutanları ise; Çandarlı Halil Paşa(Türkmen) (Aynı zamanda sadrazam), Saruca Paşa, İshak Paşa, Zağanos Paşa gibi değerli komutanlardı. Her birinin adı Rumelihisarı Kalesinin kapılarına Fatih Sultan Mehmet tarafından onura edilmek üzere verilmiştir.

Çandarlı Halil Paşa ile Fatih Sultan Mehmet arasındaki anlaşmazlık fetih sonrası Çandarlı’nın kellesinin vurulmasına yol açmıştır. Rahmetli Bülent Ecevit’in tarihi araştırmalarından birinde İstanbul’u gerçek fethedenin Çandarlı Halil Paşa’nın fetih stratejisi olduğu anlatılır ve gözlerine mil çekildikten sonra öldürülmesinin nedeninin ise Fatih’in henüz 2.Mehmet iken; padişahlığa, tahta Çandarlı Halil Paşa tarafınca layık görülmeyişi olduğu iddia edilir. Çandarlı’nın ölüm fermanı, Osmanlı Devletindeki ilk sadrazamın idam edilme emridir. Bu konuda tarihçilerin farklı görüşleri bulunmaktadır. Entrikaların çokça yaşandığı Osmanlı hanedanlığında bu somut gerçek; taht, taç ve post kavgası açısından ibret verici ve düşündürücüdür. Çandarlı’yı ölüme götüren iddialardan biri de sözde fetih öncesi Bizanslılarla anlaşması ve bu anlaşma sonucunda karnı altınlarla dolu balıklarla düşmandan rüşvet alması gerekçesidir. Oysa Çandarlı Halil Paşa yaşadığı dönemin en zengin ve en hatırlı ailelerinden Çandarlı sülalesinden bir ferttir, kesinlikle parasal sıkıntısı yoktur aynı zamanda saygın bir kişiliğe sahiptir. İdamının ardından sadrazamlığa aralarında sürekli çekişme olduğu söylenceler arasında yer alan Rum asıllı Zağanos Paşa getirilir. Çandarlı olayı Fatih Sultan Mehmet döneminin en çetrefilli olaylarından biridir. İncelendiğinde günümüzde benzerlikleri olan olayları çağrıştırması bakımından önemlidir.

Osmanlı Devletinin yükseliş devrinin tek hedeflerinden bir İstanbul’un fethiydi.

İstanbul’un kuşatılması, gemilerin karadan denize indirilmesi, dev bir ordunun Konstantinopolis önünde konuşlandırılması, şahı topların kalenin surlarına mevzilendirilmesi günlerce süren çalışmalar sonunda nihai zafere giden yol için tamamlanmıştı.

“Osmanlı bunları yaparken peki Bizanslılar ne yapıyordu?” Diye sorarsanız yanıt basittir.

Onlar da:

“Meleklerin cinsiyeti erkek mi, dişi mi?” Gibi tartışmaların biçare heyecanını yaşıyordu.
Fatih’in İstanbul’u fethini anlatan “Fetih 1453” adlı filmi bütün dünyada ve ülkemizde (en çok kopyası olan film) olarak gösterime girdi. Film için harcanan paranın, zamanın ve emeğin karşılığının alınıp alınamadığını yakında göreceğiz.

Tarihi film yapmak kolay iş değildir.

Sağlam belgelerden oluşturulacak çok iyi bir senaryo, kusursuz bir kadro ve kamera arkasındaki yönetimde “yok!” sözcüğüne yer verilmeyen özgür bir çalışma ortamı.

Televizyon kanalında izlediğimiz Muhteşem Yüzyıl dizisinin izlenme oranının yüksekliğinin de verdiği cesaretle yapılan Fetih 1453 filmiyle ilgili yavaş yavaş su üstüne çıkan eleştiriler belirginleşirken, endişeler de doğal olarak medyaya yansımaya başladı.

Eleştiri elbette olacak. Ancak Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un Fethi gibi bir çağ kapatıp yeni bir çağ açan ve tarihin dönem noktası olan yapıt için kusursuz bir çalışma yapılması hepimizin dileğiydi.

Tarih araştırmacıları ve yazarlara senaryo sunulup var olan eksiklikler giderilmeli, yoğun olan hamaset ayıklanmalıydı. Çünkü sanatın dilinde somut gerçek soyut böbürlenme duygusundan daha değerlidir.

Keşke tarihimizle ilgili devasa zaferler ve kahramanlar için dünya çapındaki yönetmenler, sanat danışmanları, senaristler, müzisyenlerle anlaşılsaydı Ve arşivlerimiz onların çalışmalarına ardına kadar açılsaydı. Fetih 1453 gibi büyük bir yapım objektif değerler altında çekilseydi. Sizce de çok daha gerçekçi, tartışmasız dev bir yapım ortaya çıkmaz mıydı?

Filmi izlerken 80 yılları öncesi öğrenci olaylarını anımsadım. Okul koridorlarındaki Türk Büyükleri resimlerine sahip çıkanlar ve reddedenler gruplaşırdı. Bu tuhaf çelişki yüzünden yarılan kafalar, akan kan, yerlere indirilen tarihi değerlerin resimleri geldi aklıma. Çok çirkin bir oyun hain ellerce kurgulanarak geçmişimize sahip çıkmak veya reddetmek gibi bir ikilem yaratılmıştı. Oysa indirilen tablolar, tahrip edilen resimlerin içindekiler bizim özgeçmişimiz ve asla inkâr edemeyeceğimiz atalarımızdı.

Filmin müziklerini yapması önerilen dünya çapındaki değerli piyanist ve bestecimiz Fazıl Say senaryoyu okuduktan sonra; Fatih Sultan Mehmet’in devrimci yanı var mı, yok mu tarafına takılmış. Türk’e Türk propagandası yapılıyor, Atatürk’ü bile anlayamıyoruz diyerek müzik yapma sorumluluğunu almamış. Filme bakış açısında bu tür eleştirilerin elbette haklı veya haksız yanları olacaktır. Ancak Fetih 1453; Kara Murat, Malkoçoğlu gibi dar bütçeli filmlerin ötesinde projelendirilmiş olmasından dolayı önemlidir... Bugünün aldığı gücün önemi, dünden gelen miraslarımızdır. Olaya bir de bu açıdan bakmak gerekir.

İşte bu noktada, 80 yılları öncesi düşülen yanlışı neden yazdığımı anlayabiliyorsunuz değil mi? Hala sağ ve sol cenah hattında sığ tartışmalar yaratarak zaman kaybediyoruz. Sen ve ben kavgası, birliktelikleri keskin bir jilete dönüşerek doğruyor.

Neyse ki Suat Yalaz ve Sezgin Burak gibi değerli yazar ve çizerler resimli Karaoğlan ve Tarkan dergileriyle çocuklarımızı ve gençlerimizi buluşturunca ve Oğuz Özdeş, Abdullah Ziya Kozanoğlu gibi tarihi roman yazarları su gibi akıcı ve duru üsluplarıyla kolları sıvayınca; geçmişimizi sevecek, benimseyecek yapıtlara sahip olduk. Sinemanın çirkin kralı Yılmaz Güney bile bu durumdan etkilendi; Yedi Dağın Aslanı, Aslanların Dönüşü gibi tarihi içerikli filmlerde başrol oynadı.

Düşündüm ki tarihi ve dinsel değerleri toplumun tek bir tarafının sahiplenmesi ve bunun tek mirasçısı olduğunu iddia etmesi ulusal dengenin zarar görmesine neden olmaktadır. Ancak bu tehlikeli kutuplaşma her zaman olduğu gibi toplumu böler.

Her şeye rağmen Fetih 1453 filmi için emek verenlere teşekkürler.

Milyar Dolarlık Amerika-Fransız, İngiliz ortak yapımı filmlerden esinlenilse de, benzer sahneler yaratılsa da kendimizi Arap’ın yalellisine tam kaptıracakken, hayli pahalı bütçeyle kotarılan ve dünya sinemalarında Pazar bulabilecek tarihi bir filme sahip olduk. Tarihimizi sinema denilen beyaz perdenin üzerinde görüp sevindik. Ceddiyle övünenler cahiliye döneminin ürünleridir eleştirisine rağmen, bizden yaratılan bir sinema yapıtı için gönendik. Filmin değerli yönetmeni Fatih Aksoy’da, Recep İvedik gibi absürt (saçma) filmlerin dışında film yapılabileceğini fark etmiş oldu.

Karaoğlan’dan, Tarkan’a... Kara Murat’tan, Malkoçoğlu’na... Ve derken İstanbul’un fethine!

Sinemamız adına alınan uzun soluklu bu yol, göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.

Darısı, Osmanlı’nın çöküşünden itibaren senaryosu yazılacak Çağlar Lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihsel boyutlarını bir dantel gibi işleyecek olan bir filme... Hikâyesi de, yönetmenliği de uluslararası üne sahip sinemacılar tarafından yapılmalı.

Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-09-19

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-10-17

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-09-05

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-09-08

E-bülten Gurubu

bize katılın ...