Perşembe, 19 Eylül 2019
Şahin AKÇAP

Duydunuz mu, zil çalıyor! Bugün öğretmenler günü...


Çeliğe su, yola ışık, yüreğe sevda işleyendir öğretmen.
Geçen günlerin birinde otuz yıla dalya diyen öğretmenlik ömrümü sorgulayan genç öğretmen adayı:
“Yorulmuşsunuzdur artık.”Derken tuhaf bir duyguyla sarsıldım. Sanki o genç bir çırpıda öğretmenliği elimden alacak, yalnız, bir başına bırakacakmış gibi geldi.
O’na yalnızca:
—Öğretmenler yorulmaz! Demekle yetindim.
Harran’da başladı öğretmenlik serüvenim.
Suriye ile Türkiye sınırında Akçakale’nin bir dağ köyünde. Ne okulum vardı, ne yazı tahtam, ne de sıram. Ağıl bozması, kerpiçten duvarlı, sazdan tavanlı okul dediğimiz yere önce bir kara tahta, derken birkaç sıra buldum. Ve derken öğrencilerim... Hepsi Arap kökenli Türkçeden bir haberdi. Ben Arapça öğrenirken onlar da Türkçeyi öğrendi.
En arka sıralarda oturan Meryem adlı küçük kızın kaydı kuytu yoktu. Ama inanılmaz bir okul tutkusu vardı. Muhtarın en küçük kızıydı. Uzun, buğday renkli, tarak görmemiş saçları, güneş yanığı yüzüne dolanırken, bal rengi gözlerini üzerimde tutardı. Konuşamazdı. Garip sesler çıkarırdı. Öğrendim ki Meryem ateşli bir hastalık sonrası konuşma yetisini kaybetmişti. Ama bir gün...
Bahar nazlı bir bulut gibi dolandığında Harran’ın üzerinde, bir yağmur akşamı kapımı çalan Muhtar müjdeyi vermişti.
“Meryem konişi Hoca... Meryem konişi!” Meslektaşlarım bilir. Kürtçe ve Arapça dışında lisan bilmez çocuklara yineleme yöntemi uygulanır. Bir sözcük defalarca ve mimikler katılarak söyletilir. Ondan olmalı ki Meryem kendini hayli zorlamış ve konuşmaya başlamıştı.
Ve ayağı yara bir çocuk... Apsesini sardığı bezin altına gizlemiş ta ki ateşten her yanı kavrulunca fark ettiğimiz. Bir çırpıda yetiştirdiğimiz Şanlıurfa Devlet Hastanesinde kangren olup kesilmekten kurtulmuştu ayağı. Köylü ile olan öğretmen ilişkilerimize bundan kelli dostluk da karışmıştı.
Ve su...
Su yağmur sularının açılan kuyularda birikmesiyle elde ediliyordu. Her kuyunun suyu dibindeki kilin rengine dönüşüyordu. Kimi yeşildi, kimi kahverengi, kimi de katran karası... Gözümüzü kapatıp içerken su yerine önerilen:
“Suyu boş ver Hoca... Çay iç!”Önerisiydi.
O yıllardan sonra suya hasretim hiç bitmedi. Gece uyurken başucumda bir litrelik su olmazsa uykularım kaçar dersem inanın.
Kısacası öğretmenlik zor sanattı. Tanrı mesleği adı koyanlar da çok haklıydı.
Aradan tam otuz dört yıl geçti...
Hani artık bırak diyenlere hak vermiyorum değil. Ama sanki bıraksam, bütün öğrenciler öğretmensiz kalacak... Kantinin köşesinden arkadaşlarının aldıklarına sadece bakanlara hiç kimse çaktırmadan simitler alamayacaktı... Okulların zili çalmayacaktı... Şarkısız kalacaktı çocuklar. Okula henüz başlayan minik yavrucakların öğretmenim sözcüğünü kavrayıncaya kadar söyledikleri amca sözcüğü sözlüklerden silinip gidecekti.
En çok neyi seviyorum biliyor musunuz?
Hiç beklemediğim bir anda ve sırada veya bir yerde güleç yüzlü bir insanın:
“Öğretmenim!”Diye seslenmesini.
Kendimi dünyanın en büyük insanı gibi sayıyorum. Koltuklarım kabarıyor... Sevinç ve gururdan içim içime sığmıyor.
Anlıyorum ki; boşa gitmemiş zamanım, tükettiğim göz nuru ve emeğim!
Çok duymuşsunuzdur ama ben de söyleyeceğim gururla ve mutlulukla:
—Bir daha ve bin daha dünyaya gelsem yine öğretmen olmak isterdim. Duyuyor musunuz?
Zil çalıyor...
İzin verin, çocuklarıma koşacağım!

Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-09-19

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-07-07

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-09-05

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-09-08

E-bülten Gurubu

bize katılın ...