Perşembe, 22 Ağustos 2019
Şahin AKÇAP

Avrupa İnsan Haklar Mahkemesi ayıbı


Bu ülkede yaşayan insanların yüzde doksan beşinden fazlası inanç söyleşileri arasında harmanlanıp Hazreti Ömer Adaleti bilinciyle yetişir.



Hala ben yaştakiler için şikâyet etme eylemi gelenek ve göreneklerimizce ayıp olarak değer görür.



Karakolun önünden geçmek, mahkemeye başvurmak zül sayılır.



Barıştırma, ülkem insanı için en etkin yöntemdir. Barış halkımızın mutlak umududur.



Sanırım buraya kadar yurdumuzun ve insanımızın sosyolojik yapısını anlatabildim.



Ve adalet!



Adalet için yüceltici sözler vardır. Örneğin:



“Adalet mülkün temeldir.”Denir.



Adalet elinde terazi ve kılıç olan gözü bağlı bir kadın olarak simgelenir.



Onun da öyküsü şöyledir:



Adalet Tanrıçası Themis ve Adalet Terazisi



Adalet kavramının kişileştirilmiş biçimi olan Themis, Yunan mitolojisinde gökyüzünün hâkimi olarak kabul edilen Uranüs ve toprağı yani yeri temsil eden ve tüm tanrıların atası olarak kabul edilen Gaia'nın kızı olan adalet ve düzen tanrıçasıdır.

Themis kimdir?

Doğada, mevsimlerin, yılların ve sanatların düzenini sağlayan bir Tanrıça üçlüsüyle canlı varlıklar arasında yaşamla ölüm dengesini kuran bir Tanrıça, bir Tanrısal varlıktır. Themis, yasadır, kuraldır. Ama gelip geçici bir yasa değil, Tanrılar dünyasında da insanlar dünyasında da değişmez evrensel ve ölümsüz doğa yasasıdır. Tanrısal yasadır, onun karşıtı insansal yasa ise Nomos tur.

Themis, Olympos’ta yaşar, Tanrıların toplantılarına başkanlık eder, Olympos taki düzeni o korur, Homeros’u da tanır, bilir onu, Hera ile Zeus’la konuştuğunu gösterir İlyada’da, ama çok söz edilmez Themis ten, efsanesi, öyküsü yoktur, Her yerde her zaman vardır.

Ürettiği, tanrısal varlıklarla sürdürür etkisini, bu varlıklarlarda Tanrılardan daha güçlü oldukları için ehramın tepesinde oturur gibidir Themis. Adı da koymak, yerleştirmek, oturtmak anlamına gelen bir kökten türemiştir

Adalet ve düzeni temsil eden Themis, bir elinde terazi öteki elinde kılıç tutan gözleri bağlı bir bakire olarak simgeleştirilmiştir. Elindeki terazi adaleti ve bunun dengeli şekilde dağıtılmasını, diğer elindeki kılıç ise adaletin keskinliğini simgelemektedir. Kadın ve bakire oluşu bağımsızlığını, gözlerinin bağlı olması ise tarafsızlığını simgeler. (adalet dağıttığı kimseleri görmesin, taraflı davranmasın)
Buradan da anlaşılacağı gibi Themis insanların özlem duyduğu ve olmasını istediği bağımsız, tarafsız, adaletin dengeli şekilde dağıtıldığı, caydırıcılığı olan hukuk düzeninin ifadesidir.





Ancak adalet olgusu da tıpkı özgürlük olgusu gibi soyuttur.



Hani derler ya:



“Kimin için ve ne kadar özgürlük.”



Bu söz sınıfsal toplumlarda en çok söylenen sözdür. Doğal olarak adaleti de kökünden ilgilendirir.



Son zamanlarda yargıyla ilgi yaşananlar hepimizi huzursuz ediyor.



“Yargıya da güvenmeyeceğiz de neye güveneceğiz? ”Kaygısı bir burgu gibi yüreklerimizi oyuyor.



Ve bütün bir toplum olarak hatta bu kurumların en başından en sonuna kadar olanlar bile adaletin gecikmesinden, iş yükünden söz ediyor. Ve işte o zaman bu kez de beynimizi:



“Geciken adalet, adalet değildir.” Sözü yakıyor!



Demokrasi, adalet, özgürlük kavramları bir ülkede sıkça tartışılıyorsa eğer o halde ortada çok önemli bir arıza var demektir.



Yazımın başlangıcında Hazreti Ömer adaletinden söz ettim.



Bu sözde var olan hukuk sistemin asla yermiyorum. Sadece böyle bir bilinçte olan insanların sayısallığın nüfusun önemli bölümünü oluşturmasına rağmen yargının işleyişine karşı sessiz ve kayıtsız kalmalarının garip çelişkisine dikkat çekmek istiyorum.



1976–1978 yılları arasında zabit kâtipliği (yazmanlık) yapmıştım. Asliye Hukuk ve Sulh Hukuk Yargıçlığının işlerine bakıyordum. Yargıçlarımın nasıl bir içtenlik içinde çalıştıklarını, haftada üç gün yapılan duruşmalara nasıl incelenmiş dosya yetiştirmeye çalıştıklarını bilirim. gece yarılarında bile çalıştıklarını, karara bağlanacak dosyalar için cumartesi ve Pazar günlerinin feda ettiklerini bilirim. O yoğun iş potansiyelinde hepimiz adliyenin sanki kapısı, penceresi gibi bir demirbaşa dönüşmüştük.



Aradan yıllar geçtiği halde hala adalet mekanizmasının işlerliği için emek tüketenlerin çalışma koşullarındaki olumsuzluklardan söz etmesi tüylerimi ürpertiyor. Ve bu hantal gidişat elbette ki adaletin gecikmesini, geciken adaletin de özgürlükleri yok etmesini sağlıyor.



Peki, adaletteki bu monoton ve tekdüze işleyiş kimin işine yarıyor?



Hakkındaki incelemelerin sübuta(netliğe) erişmesini isteyen davalıların mı? Zaman aşımına uğrayan davalardan yırtıp ülke dışına kaçarak sırra kadem basanların mı? Haklı olduğu davada boynu bükük bekleyen davacıların mı? İş yükü karşısında daralan adliye personellerinin mi?



Her adliye emekçisinin ölümü ya yüksek tansiyon ya da kalp krizidir! Bu saptamaya savcılar ve yargıçları da kolayca dâhil edebilirisiniz.



Ne zaman falanca, filanca Avrupa İnsan Haklar Mahkemesine başvurdu haberi duysam sarsılırım.



Ülkem adına… Ülkemin değer yargıları adına…



Ülkemdeki hukuk işleyişi adına bir yurttaş olarak derin üzüntü duyarım.



İşte o zaman anlarım ki Hazreti Ömer Adaleti iflas etmiştir.



Çünkü o bilinçle yetişen bir ülkenin evlatlarının olduğu hukuk sisteminde hukukla ilgili hiçbir endişenin olmaması gerektiğine inanırım.



Bence yargı bir ülkenin ar ve namusudur!



Yargıda arıza varsa demokrasi kavramında arıza var demektir…



Ve geciken adalet; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kapılarına dayatıyorsa insanlarımızı, durum vahim hem de çok vahimdir!



Böyle bir tablonun yansıması:



“Bizim adalete güven yok, sizin adaletinize sığınıyorum!” Demektir.



Ve bu da bizim en büyük ayıplarımızdan biridir.



Bu ayıpla yaşayan bir toplum doğal olarak kendi yasalarını geliştirir.Ve bireysel insanın kendi yasalarının da acımasız ve kendi çıkarları doğrultusunda olduğunu düşünürsek ortaya gerçek anlamda ilkellik çıkar.



Bakınız son günlerde tecavüz suçuyla ilgili bir önerme toplumun gündemine en çok tartışılacak konu olarak düştü.



Tamamen hukuk dışı önermede tecavüz eden bireyin hadım edilmesi toplumun vicdanına yerleştirilmeye çalışılıyor. Ve akla gelen tek yanıtta:



“Şeriat kanunlarına atılacak adım.”Oluyor.



Bütün bunlar ülkemizde yargıya dört elle sarılmamızı, yargının sorunlarının ivedilikle çözülmesini dayatıyor.



Ve aklımıza gelen çıkış yolları şöyle sıralanıyor:



*Yargı partiler üstü ve dolayısıyla bağımsız olmalıdır!



*Eğitim ve sağlık da partiler üstü, devlet katında ortak paydaların bir araya gelmesiyle şekillenmelidir. Dolayısıyla taban değeri üretim olmalıdır!



Yargısı bağımsız olmayan ülkelerde demokrasi kavramından söz etmenin de komiklik olduğunu unutmamalıyız…

Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-06-17

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-07-07

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-08-20

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-08-16

E-bülten Gurubu

bize katılın ...