Pazar, 17 Kasım 2019
Şahin AKÇAP

Türküler yalan söylemez!


Küçük kentimizin kuzeyinde yer alan elli iki merdivenli Toprak kale dağının tam göğsüne:

“Ne mutlu Türküm diyene!”Diye yazdıklarında askerler; bir arada kardeşçesine yaşadığımız, lastik bağlarla örülmüş kürsülerin yer aldığı kahvehanede oturup söyleştiğimiz Kürt, Ermeni kökenli arkadaşlardan gecikmeden serzenişler gelmeye başlamıştı.



Özetle:



“Yani biz Türk değiliz, öyleyse mutlu olmayalım mı?”Demeye başlamışlardı.



“Aslında öyle demiyorlar, Türk Bayrağı altında mutlu yaşıyoruz demek istiyorlar.”Diyebilmeye can attığım halde, tepkilerini çoğaltmamak için susuyordum.



Devlet, var olan ideolojisi egemen kılmak için her zaman olduğu gibi yine her yolu deniyordu…



Bir gün kahvehanede harıl harıl konuştukları bir sırada ansızın çıka geldiğimi görüp söyleşilerini bıçak gibi kesmişlerdi. Suskunluğu yaratan dağın göğsüne yazılan mıydı?



Demek ki istenilen oluyordu. Tek bir sloganla, o güne kadar koyun koyuna yaşanmış dostlukların bağrında ayrılığın yıkıcı bombaları patlatılabiliniyordu.



Çok üzüldüm. Hani derler ya bıçak vursan kanım akmaz, işte öylesine donup kaldım.



Yinede boş geçmedim… Başımla selam verip bir başka köşedeki yalnız bir masaya oturdum.



Babamın Tercüman Gazetesine alternatif olarak her zaman alıp, cebimde taşıdığım, arkadaşlarımla paylaştığım Cumhuriyet Gazetesini çıkarıp okumaya çalıştım. Ancak keyfim kaçmıştı. Okuduğumdan bir şey anlamıyordum. Aklım biraz önceki tavırda takılıp kalmıştı.



Söyleşileri her ne ise beni gördüklerinde susan arkadaşlarımın garip tavırları beynime paslı bir çivi gibi saplanmıştı. Kahveci çırağının getirdiği kıtlama çayı yudumlarken, yalnız oturduğumu gören o arkadaşlardan ikisi yanıma gelip dikildiler:



“Canın sıkkın. Bir şey mi oldu?” Diye sordular. Bende titrek ve üzgün bir sesle az önceki davranışlarına inanılmaz derecede kırıldığımı anlattım. Soğukkanlılığımı koruyarak masama davet ettim, iskemleleri çekip oturdular.



Eylem hazırlığında olduklarını, gece yarısından sonra Toprak kale dağına çıkarak askerler tarafından yazılan Ne Mutlu Türküm Diyene yazısını sileceklerini söylediler.



İşte o zaman ne düşündüğümü sözcüklerin üzerine basa basa söyledim.



“Ayrıştırma ve ötekileştirme olarak o söz algılanmamalı!” dedim.



Kurtuluş Savaşında emperyalizme karşı her kesin başkaldırdığını anlatmaya çalıştım.



“Senin dediğin olsun. Ama biz o yazıyı sileceğiz… Kararlıyız!” Israrını sürdürdüler.



Oturduğumuz köşeye diğer arkadaşlar da kalkıp gelince, tartışmamız iyice yoğunlaştı.



O özdeyiş bir anlık bölünmeye yöneltmişti hepimizi. Direndim. Ancak hissediyordum ki sevgili arkadaşlarımın kafasında:



“Bu arkadaşımız Kürt ya da etnik kökenli değil. O yazının içimizde açtığı gediği fark edemiyor.”Düşüncesi vardı. Aslında yüreğimi paramparça eden kuşkuda buydu.



Toprak kale dağının kuzey batısında komando birliği, kuzey doğusunda ise jandarma tugayı yer alıyordu. Ve üstelik dağın her yanı ışıklandırılmıştı. Ve zaman:



“Dur kimdir o!”Parolasına yanıt verilmediğinde, ikinci soruya gerek kalmadan tetiğe basıldığı zamandı. Yani arkadaşlarımın böyle bir eylemden kazasız belasız dönme şansı yüzde beş olasılığının bile altındaydı.



Anladım ki, sevgili arkadaşlarıma, Mustafa Kemal’in ulusalcı ve evrenselci yanından daha çok anlatmalıydım. Onun o sözünde ötekileştirme olmadığını, ancak her işine gelenin sözü farklı yorumladığını, provoke ettiğini kanıtlamalıydım.



Nedense ve hala bilemediğim ani bir kararla arkadaşlar bu eylemden vazgeçtiler. O özdeyiş de dağın göğsünde hep kaldı. Ama o kırılganlık, o buzdan soğukluk arkadaşlarım tarafından hiç ama hiçbir zaman unutulmadı.



Bir bahar günü, dağın yakınında incecik akan derenin kıyıcığındaki bulak (kaynak su) başında rakılarımızı yudumlarken, türkü söyleyen arkadaşımız birden sustu.Olduğu yerde yavaşça doğruldu İşaret parmağını dağın göğsündeki Ne mutlu Türküm diyene özdeyişine yönelterek:



“Buldum! Buldum!”Diye bağırmaya başladı.



Rakı bu ya, şişede durduğu gibi durmaz diye düşünüp, arkadaşımıza:



“Bağırma, sakin ol! Bulduğun ne?” Diye merakla ve tuhaf bir korkuyla sorduk.



O hala işaret parmağını dağın göğsündeki yazıya tutarak duruyordu.



Oturdu ve gözlerini dağın yamacından ayırmadan konuştu:



“Hani o yazıyı silecektik ya… Hepsini silmeye gerek yok ki! Türküm den; ‘m’ harfini sildik mi, her kes eşit olur. O zaman sen, ben kavgamız uçar gider.”Dedi.



Ulusal ve etnik değerler bireyin en hassas yanını oluşturur.



O gün yudumladığımız rakının çakır keyfinde ortaya çıkan bu fikir arkadaşımızın naçizane düşüncesiydi. Devletimize yön verenler;



“ Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü,



Ne Mutlu Türkü Diyene olarak daha sevimli bulan arkadaşımız gibi düşünseydi, bugün ülkemizin gündemini işgal eden açılım yaygaraları olabilir miydi? Ahmet Arif’in:



“Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.”Dizesindeki özlemin yerini yangına dönen dağlar alır mıydı?



Ve aynı mahallede, sokakta doğup büyümüş, analarının yoksul memelerindeki sütü bile paylaşmış, sütkardeş olmuş, çember çevirip, milav kuyularına tek mi, çift mi diye fındık sallamış ve aynı mahalle okulunda aynı sırada yan yana oturmuş insanlar, yürekçiklerinin mahremlerinde ayrı-gayrı yarası taşırlar mıydı?



Nedense yara açmayı, yarayı kanatmayı ve yaraya tuz basıp, acıyı bal eylemeyi seviyoruz…



Devleti devlet yapan da insan değil midir?



Ancak; hoyratlık ve acımasızlık bir devleti kıyıcı yaparken, gerçek bir sosyal devlet anlayışı düzeni de; esirgeyen, şefkatli, sevgi dolu da yapabilir.



“Biz Anadolu çocuğuyuz.”



Bunu hep söylüyoruz ama Anadolu’nun sonsuz bereketli topraklarında çağıl çağıl akan ulu bilgeler, ozanlar, yazarlar gibi evrensel düşünmemizden korkuyorlar!



Kardeşliğimizden, rengârenkliliğimizden ödleri patlıyor…



Biliyorlar ki bir olduğumuzda, iri ve diri olduğumuzda bizi kandıramayacaklar, sömüremeyecekler, parçalayıp bölemeyecekler!



Oysa bir yanımız Yunus Emre, bir yanımız Hacı Bektaşi Veli olsa…



Yaşar Kemal gibi al gözümü seyreyle Anadolu diyebilsek…



Nazım Hikmet gibi memleketimiz derken yüreğimiz titrese ve o canım türkülerimizi de gönül kulağıyla dinleyip yorumlasak hiç ayrı gayrimiz olur mu?



Diyor ki Yunus Emre:

GELİN EY KARDEŞLER

Gelin ey kardeşler gelin
Bu menzil uzağa benzer
Nazar kıldım şu dünyaya
Kurulmuş tuzağa benzer

Bir pirin eteğin tuttum
"Ana beni" deyip gittim
Nice yüz bin günah ettim
Her biri de bir dağa benzer

Çağla Derviş Yunus çağla
Sen özünü Hakk'a bağla
Ağlar isen haline ağla
Erdem vefa yoğa benzer



Ya Mevlana:

BERİ GEL

Beri gel, daha beri, daha beri.
Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?
Bu hır gür, bu savaş nereye dek?
Sen bensin işte, ben senim işte.

Ne diye bu direnme böyle, ne diye?
Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?
Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek,
Ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye?

Zengin yoksulu hor görür, ne diye?
Sağ soluna yan bakar, ne diye?
İkisi de senin elin, ikisi de,
Peki, kutlu ne, kutsuz ne?

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek.
Başımız da tek, aklımız da tek.
Ne diye iki görür olup kalmışız
İki büklüm gök kubbenin altında, ne diye?

Sen ha bire gevele dur bakalım,
Ha bire 'Usul boylu birlik çam ağacı' de,
Sonu nereye varır bunun, nereye?

Şu beş duyudan, altı yönden
Varını yoğunu birliğe çek, birliğe.
Kendine gel, benlikten çık, uzak dur,
İnsanlara katıl, insanlara,
İnsanlarla bir ol.
İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz.
Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane.

Erkek aslan dilediğini yapar, dilediğini.
Köpek köpekliğini ede durur, köpekliğini.
Tertemiz can canlığını işler, canlığını.
Beden de bedenliğini yapar, bedenliğini.

Ama sen canı da bir bil, bedeni de,
Yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine,
Hani bademler gibi, bademler gibi.
Ama hepsindeki yağ bir.

Dünyada nice diller var, nice diller,
Ama hepsin de anlam bir.
Sen kapları, testileri hele bir kır,
Sular nasıl bir yol tutar, gider.
Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak,
Can nasıl koşar, bunu canlara iletir.



Ve sazı sussa da Âşık Veysel neler söylüyor duyuyor musunuz?

İŞDE HİYLE SÖZDE YALAN OLMASA

İnsanoğlu doğru yoldan şaşmazdı
İşte hiyle, sözde yalan olmasa
Türlü türlü felakete düşmezdi
İşte hiyle, sözde yalan olmasa

İstemezdi alış verişte senet
Kafalara yerleşmezdi ihanet
Ne zina olurdu ne çapkın evlat
İşte hiyle, sözde yalan olmasa

Ne bir yetim hakkı ne de bir rüşvet
Yanmazdı gönüller olurdu hep şad
Derdim anlatırken denmezdi kapat
İşte hiyle, sözde yalan olmasa

Bu güzel sohbette olmazdı fıs fıs
Çirkin ise meyyal olmazdı nefis
Ne cinayet ne hırsız ne hapis
İşte hiyle, sözde yalan olmasa

Ortadan kalkardı günah musibet
Aşıklar olurdu hak ve hakikat
Herkes için açık olurdu cennet
İşte hiyle, sözde yalan olmasa

Tamuda olmazdı kullara ceza
Olsa temiz ahlak ve husni-i rıza
Hiç şüphe girmezdi gönüle göze
İşte hiyle, sözde yalan olmasa

Yalancılar belki kızar bu işe
Yalan ayaktadır çıkamaz basa
Kemlik düşünür mü kardeş kardeşe
İşte hiyle, sözde yalan olmasa

VEYSEL bu yollarda sarf eder nefes
Herkesin elinde gezer bir kafes
Bin bir türlü derdi çeker mi herkes
İşte hile, sözde yalan olmasa



Hiçbir art niyet aramadan bu yazılanları gönül gözüyle okuyacak politikacılarımıza seslenmek istiyorum.



—Biraz da ülkemizi Anadolu diye kucaklamayı düşünemez misiniz?



—Arada bir olsa da türkülerimizi can kulağıyla dinleyemez misiniz?



Ne demişler:



“Türkülerini yakanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür.”

Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-09-19

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-10-17

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-09-05

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-10-21

E-bülten Gurubu

bize katılın ...