Pazar, 15 Eylül 2019
Şahin AKÇAP

Maddeleşen insan yok olur…


“Bazı çaresizler doğduğu kent ile övünür.”Diyor Sayın Adil Gürkan.


Ve devam ediyor:

“Kardeşim, bu kentin nesiyle gurur duyuyorsunuz? Kansere mi çare bulmuşlar? Uzay çalışmalarında önemli işlere mi imza atmışlar?”



Yani insan kentiyle gurur duyması için illa bir buluşa mı imza atması veya bir icatta mı bulunması gerek?



Yaşadığımız dünyadaki insan sayısı yaklaşık 6,5 milyar!

Yani altı buçuk milyar insan kendisiyle, yaşadığı ailesiyle, çevresiyle, halkıyla gurur duyması için olağanüstü bir iş mi başarması gerek?



İnsanı değerli kılan insan olmasıysa ona en büyük katkıyı sağlayan da duyguları değil midir?

İnsanları yeni bir icat bulmasalar da, keşiflere çıkmasalar da birbirlerini anlıyor, tasada, kaygıda ortak oluyorlarsa, paylaşabiliyorlarsa ve gülümsüyorlarsa bunun adı niçin gurur olmasın?



Elbette insanoğlu; buluşlar, icatlar, keşifler karşısında gurur duyacak, sevinecek ve hayatı kolaylaştıranlara minnet ve şükran duyacak. Ama yeryüzünün her karışında hayatı keşifler veya icatlar bazında olağanüstü değiştirecek insan var mıdır? Güzel olan bulunan keşiflerin, icatların insanlık adına kullanılmasından gurur duymak değil midir?



İnsan doğduğu kentten neden gurur duyar? Elbette ki hayata ilk adıma attığı, dünyayı tanımaya başladığı, doğayı ve içindeki tüm canlıları ilk önce burada algıladığı içindir. İnsanın memleketini sevmesi sapkın bir duygu ya da düşünce değildir. Ağacın toprağını, yaprağın dalını, dalın gövdesini sevdiği gibi olduğu içindir.



Bilimsel anlamda evrende, kozmos da ülkemizin bir zerreden daha küçük olduğunu biliyoruz. Bu bilgi madde anlamındadır. Duygu anlamında ise memleketimiz kozmosun ta kendisidir.



Bu satırların yazarı doğduğu ve yaşadığı kentle hep gurur duyar.

Her yıl Artos dağlarının eteğinden geçip, Gevaş’ın yeşilini görmeden, gölün mavi ve sodalı suyunda yunmadan, Erek Dağının doruklarını seyreylemeden, göbek bağının düştüğü topraklara ayak basmadan yaşayamaz. Tek bir yılı sektirdiğinde, yüreğinde duygusal bir ağırlığın olduğunu duyar. Bu bir insani histir. Sosyal yaşamda tutunabilmenin can suyu gibidir. Var olmanın sevincini doğup büyüdüğü yerlerle paylaşmasıdır.

Van gölünün eşsiz doğasındaki coğrafyasını, insanını, semaverdeki çayını, otlu peynirini özlemesidir.



Bugün ana kentlerde hemşericilik dernekleri, vakıfları vardır. Bu bir kültürel bağın metropol kurgusudur.



Tamam… Matbaayı biz icat etmedik. Edison’u biz topraklarımızda yetiştirmedik. Ve onlarca hayatı değiştiren ve kolaylaştıran buluşlara biz imza atmadık. Ama paylaştık, gelişimleri için elimizden geleni insan olmakla yaptık, o koca bütünün bir parçası olduk.



Peki, onlar Mevlana’yı, Yunus Emre’yi, Hacı Bektaşi Veli’yi, İbni Sina’yı, Âşık Veysel’i, Âşık Mahsuni’yi ve Hazerfen Çelebi’yi, Mustafa Kemal’i yetiştirebildiler mi?



Bu sorunun ne kadar yersiz olduğunu biliyorum, sizler de biliyorsunuz. Ancak örnek vererek ve anlamlı düşünce oluşturmak için yazma gereği duydum.



Elbette; Edison, Gutenberg, Mevlana, Yunus Emre, Piri Reis, Mecellen; yani tüm keşifçiler, mucitler, düşünürler, bilgeler, filozoflar da yeryüzü dediğimiz gezegenin ürünleridir. Önemli olan, hepsinin insanlık denen ortak paydada buluşmalarıdır. Buna evet diyorsak eğer, maddeyi inkâr etmeden duygu atmosferinde yaşamayı da kabul etmiş oluyoruz ki, buna rahatlıkla ve içtenlikle yeryüzü insanlığının kardeşliği diyebiliriz.



Zaten sadece madde üzerinden hareket etseydik; sosyoloji, psikoloji, felsefe, sanat olmazdı.

Bugün memleketiyle, özgeçmişi ile öğünmeyi, gurur duymayı kara cahillik saymak, insanın madde ekseninde dönüp kalmasına neden olur ki; işte o zaman, insani değerler kaybolmaya, yok olmaya mahkûm olur. Yani; kardeşlik dostluk ve en büyük soyut olgu aşk da olmaz!



Bakınız Alanya’nın nüfusunun yarısı Alman…



Almanya’da ki Türk sayısı da azımsanmayacak kadar çok…



Bugün Amerika’nın kök ulusu yok olacak kadar azalmıştır. Yerini başta İngiltere olmak üzere dünyanın dört bir yanından gelen göçmenler oluşturmuştur. Ve bu göçmenler kimliklerini açıklarken Amerika demeden önce İtalyan ya da Fransız veya Türk asıllı belirlemesini de yaparlar.



Çin Mahallesi, İtalyan Mahallesi insanları kaderlerini Amerika ekonomik değerlerini değiştirse bile ulusal değerleriyle iç içe yaşarlar, özgeçmişleriyle de gurur duyarlar.



Yani her bireyin mutlaka bir ulus kimliği vardır.



Sayın Adil Gürkan, Ceddi ile övünmek cahiliye devri ürünüdür başlıklı yazısında:

“Sayın Şahin Akçap’a not: Ced kavramı geçmiş anlamında kullanılmıştır. Ya da şöyle diyelim, Anadolu özelinden konuşursak, on binlerce yıllık bir geçmiş içinden en fazla şişirilmiş, en abartılmış, en cilalanmış olan dönemi sahiplenmek ve onunla övünmek…”Diyor.



Anadolu dediğimiz büyük coğrafyanın bir etnik havuz olduğunu bilimsel anlamda kolayca belirtebileceğim gibi; kendi tarihimizin; şişirilmemiş ve abartılmamış, cilalanmamış çok dönemin olduğunu da söyleyebilirim. Özellikle bugün azgınlaşmış karşı devrimci güçleri ortak noktaya getirerek, bir iç savaş için gösterilen çabada hedef olan Cumhuriyet sürecini de gösterebilirim.



Türkiye Cumhuriyeti gökten zembille inmemiştir. Ulusal değerlerin, kardeşlik ve soydaşlığın işbirliğiyle zalim emperyalizme karşı tutkulu bir savaşımın sonucu olmuştur.



Bakınız türküler hiç yalan söylemez…



Nasıl yönetildiğinizi, acılarınızı, mutluluklarınızı hemen yansıtır.



Geçmişle barışık olmayanların türkülerimize kulak vermelerini öneririm. Ve bir de Anadolu’yu baştanbaşa kara yoluyla gezmelerini.

Pazarda pazarcıyla, fabrikada işçiyle, okulda öğretmenle, tarlada köylüyle, kahvede emekliyle, işsizle söyleşmelerini öneririm.

Yaşar Kemal’in o duru ve sanki fotoğrafını çekmişçesine objektif bir dille yazdığı Bu Diyar Baştan Başa yapıtını okumalarını sağlık veririm.



Bu ülke bizim…



Bu ülkeden de, özgeçmişinden de gurur duyarak sarmalıyız yaralarımızı, çözmeliyiz sorunlarımızı.



Ve unutmamalıyız ki, maddeleşen insan yok olur!



Bu savımın tanığı da elbette ki tarihtir…



Bende isterim; sınırsız, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya kardeşliği… Çağdaş düşüncenin varmak istediği de bu nokta değil midir?



Bu utku Atatürk düşüncesinde:

“Yurtta barış, dünyada barış!”Sloganı olarak hayat bulmuştur.

Bugün milyonlarca yürekten sevgisinin ve saygısının sökülerek alınması istenen Atatürk:

“Savaş en kolay olan yoldur. Asıl zorlu mücadele barışı koruyabilmektir.”Derken asker yüreğinin ötesinde bir barış adamı olduğunu kanıtlamış, ulusallıktan evrenselliğe cesur adımlar atmıştır.



Şimdi böyle bir kimlikle övünmek, gurur duymak cehalet midir?



Dilerseniz Nazım Hikmet’in o güzel şiiriyle noktalayalım yazımızı:



YAŞAMAYA DAİR 1
Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak. Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından. 1947 2 Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, yani, beyaz masadan, bir daha kalkmamak ihtimali de var. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini. Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için, diyelim ki, cephedeyiz. Daha orda ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. Diyelim ki hapisteyiz, yaşımız da elliye yakın, daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla yani, duvarın ardındaki dışarıyla. Yani, nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 1948 3 Bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, yani bu koskocaman dünyamız. Bu dünya soğuyacak günün birinde, hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. Şimdiden çekilecek acısı bunun, duyulacak mahzunluğu şimdiden. Böylesine sevilecek bu dünya "Yaşadım" diyebilmen için...

Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-06-17

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-07-07

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-09-05

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-09-08

E-bülten Gurubu

bize katılın ...