Pazar, 8 Aralık 2019
Şahin AKÇAP

Kartpostallarda saklı kalmış zamanlar


Hüseyin Çimri “Yılbaşı’nda artık Bak postacı gelmiyor!”Başlıklı yazısında eski günleri ve haberleşme gelenekleri yâd ediyor.



Bilgisayar teknolojisinin günlük hayata egemen olmasıyla birlikte doğal olarak yaşamlarımızda değişimler de oluşmaya başladı.



Mektup ve kartpostal yerini sanal aygıtların ışık hızına dönüşen gücüne bıraktı.



Hazır söz açılmışken söylemeliyim ki; dünyada en çok mektup yazanlar anketi düzenlenseydi, adım ilk sıralarda yerini alırdı.



Mektuplarımla tezkere alan, okul bitiren, arasında husumet olup da çözüm arayan sayısız insan oldu. Sünni arkadaşımla Alevi bir bacının sevdası arasına konmuş ustura ağzı engeli yazdığım mahpushane mektuplarıyla kaldırdığımı yazsam, en çok okunan öykülerim arasında birinci olurdu.



Ortaokul ve lisede biriktirdiğim harçlıkların önemli bölümünü posta pullarına ayırırdım. Beyaz mektup kâğıdını alamadığım zamanlar, yerine defterlerimin orta yerinden sayısız sayfa söktüğümü mektuplaştıklarım çok iyi bilir.



Hayat zordu…



Bir işçi bir babanın yedi evladı büyütme çabalarına destek gerekirdi. İşte bu noktada o güzelim kartpostal yazıp, gönderme geleneği imdadımıza yetişti.



Büyük tahtalara tutuşturduğumuz çıtaların orta yerinden ip geçirip sergi tahtaları yaparak, aldığımız kartpostalları satmaya başladık.



Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı ve derken Yılbaşı…



Bu günlere bir ay kala, küçük kentimizin en işlek caddesinde sergimizi kurup, işe koyulduk.



Okul harçlıklarımızı, üst başımızı yenilemeye yetecek parayı kazanmayı başarınca da sevincimiz büyüdü.



Yılmaz Güney’in, Perihan Savaş’ın, Tarık Akan’ın, Türkan Şoray ve Fatma Girik ile Hülya Koçiğit’in Bella Calor tarafından kartpostallaştırılan siyah beyaz fotoğrafları yok satıyordu.



Atatürk ve diğer Türk Büyüklerinin, tarihi kahramanların kartpostalları en çok öğrencilerin ve askerlerin ilgi alanına giriyordu.



Derken manzara resimleri… Yağlıboya resimlerin kartpostalları…



Yılbaşında; karlı, kardan adamlı üzeri pullarla, yaldızlarla süslü resimler, iki kanadı açılıp kapanan çocuklara yönelik hayvan veya çiçek figürlü ve hatta kâğıt hamuruna parfüm karıştırılıp mis gibi kokması sağlanan kartlar, yaşadığımız kentin turistik değerli manzaraları en çok ilgi görenler arasındaydı.



Kartpostal dünyası çok renkliydi…



Hazreti Ali resimleri, Tarkanlı, bozkurtlu resimler, Allah, Bismillah gibi yazıların olduğu kartpostallar… Ve onların arasında en çok alıcı bulan Kâbe manzarası vardı.



Sadece onlar mı?



Feri Cansel, Arzu Okay, Mine Mutlu gibi erotik filmlerde oynayan sinema oyuncularının resimleri de bir başka ilgi alanını oluşturuyordu. Akşam karanlığında bu resimlerden gizli gizli alan koca adamlar.



“Askerdeki delikanlıya gönderecekler.”Bahanesine yatıyorlardı.



Daha sonra “sevgili” kartpostallarının farkına vardık.



Kalbe saplanmış ok, kalbin içinde genç oğlan ve kız, gelinlik içinde kız ve damat figürlerinin olduğu kartpostallar; bayramlaşmak, tebrikleşmek isteyenlerin seçenekleri arasında yer alıyorlardı.



Çeşit fazlaydı… Futbol takımları ve takımların ünlü oyuncularının resimleri sergimizin önemli bir bölümünü kaplıyordu.



Babamız emekliye ayrılıp, hayalini kurduğu çatısı aynalı evi yapmaya başladığında, kartpostaldan kazanılan paranın inanılmaz desteğini sağlamıştı.



Porte resimlerde en çok ilgi görenleri yinelersem; Atatürk, Yılmaz Güney, Tarık Akan, Kadir İnanır, Perihan Savaş, Bülent Ersoy, Türkan Şoray, Hülya Koçiğit, Tarık Akan, Kartal Tibet, Ediz Hun Fatma Girik, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses kartpostallarının sürümü en çok olurken, siyasi resimlerde; Bülent Ecevit, Che Guevara, Fidel Castro, Yaser Arafat rakipsizliklerini koruyorlardı…



Afişsel kartpostallar arasında da; vurulan asker resmi ve “why!”Sözcüğü… Nazım Hikmet’in şiirleriyle süslenmiş sosyal içerikli resimler, Amerika’yı protesto eden siyah beyaz fotoğraflar, Anadolu’nun dört bir yanından çekilmiş yoksulluk ve çaresizlik resimleri, protest figürler, en çok arananlar arasındaydı.



Sergide her türe ayrı tahtalar oluşturmuştuk ki, müşteri aradığını kolaylıkla bulsun…



Bazen devrimciler, bozkurtlu kartpostalları olduğu yerden alır, diğer kartpostalların arkasına gizlerdi. Bazen de ülkücüler, sol içerikli kartpostallara aynı muameleyi yapardı.



Kurban Bayramında ve Ramazan Bayramında din içerikli ve motifli kartpostallar, yılbaşında ise; karlı, kışlı manzara resimleri etkili olurdu.



Pazar günleri askeri kışladan izne çıkan askerler kartpostal tezgâhımızın en ballı müşterileriydi. Tomar tomar kartpostal alırlarken, babamız onlara jestini kartpostallarını gönderecekleri zarfları parasız vererek yapardı.



Kartpostalların müşterilerinin; hangi zihniyette, düşünce çizgisinde, ruh halinde olduklarını satın aldıkları kartpostallardan anlardık.



Şimdilerde mektup yazmak “out”, e-meailler, “in” oldu.



Romantizm klavyenin tuşları altında… Duyguların da mektup zarfı içindeki demlenmesine artık gerek kalmadı. Artık cep telefonu ve internetle sevdiğinize, saydığınıza ulaşabiliyorsunuz. Görüntüsel ve işitsel bütün teknoloji emrinizde…



Ama inanın, Hüseyin Çimri’nin o güzel yazısında da anlattığı gibi; hiçbir şey mektup ve kartpostal geleneğinin o güzel tadının yerini tutmuyor, tutamıyor.



Kapıda ansızın görünen bir postacının çantasından çıkarıp:



“Mektubunuz var.”Seslenişi, boş kubbede hoş bir seda olup kaldı.



Ya yoğun duyguların ak bir kâğıda büyük bir içtenlikle dökülmesi?



Sayısız arkadaşımın gelen mektupların pullarını biriktirerek iyi birer pul koleksiyoncusu olduklarını bilirim.



Ya eşime Erzincan kara kışında dört aylık askerliğim süresince gece yarısı ranzama sızan cılız ışığın altında yazdığım, şimdi kırmızı bir kurdeleyle sarılıp, sarmalanmış ve saklanmış asker mektuplarım? Her biri bir öykü niteliğinde…



Yürek yorgunluğunda, sevgi soğumasında açıp okuduğum zaman; beni silkeleyen ve içinde tertemiz, berrak ırmaklar duruluğundaki sevgimin çığlığını attıran asker mektuplarım…



Rahmetli Duygu Asena, Kelebek Gazetesi’ni yönettiğinde, o zaman ki biz gençler için düzenlenmiş ve yönetimi Sevgili arkadaşım Behiç Günalan’a verilmiş, “Sizin Köşeniz” sayfasında küçük denemelerimizin yayınlanmasına izin verildiğinde ve yazılarımız yayınlandığında ne kadar çok mektup arkadaşımız olmuştu anlatamam.



Türkiye’nin dört bir yanından gelen sayısız mektupları; anacığım, toprak damlı iki göz evimizin küçük odasındaki, kedimiz Pamuk’un da her yıl yavruladığı sandıkta toplamamış mıydı?



Ve 12 Eylül’de, rahmetli babamızın korkarak anacığımızın kulağına:



“Ya o mektuplarda siyasi yazılar varsa? Ya bir polis aramasında bu durum fark edilirse? İyisi mi o yaktığımız kitaplar gibi doğru hamam sobasına atıp yakalım” Diye fısıldadığı zaman?



Facebook’a üye olduğum daha ilk gün mektup arkadaşım sevgili İlkay Şahin hanımefendiden mesaj almıştım.



İlkay:



“1977’lerde mektup arkadaşıydık.”Diye anımsatmıştı.



Anımsatsa da; hiç unutur muydum İlkay Şahin’i… Artvin’in, Borçka ilçesinden olduğunu ve yanılmıyorsam Ticaret Lisesinde okuduğunu… İyi yüreğini, çağdaş düşüncelerini unutmam olası mı?



Haberleşmede gelişen çağdaş teknoloji, o güzel duyguların üzerinden bir silindir gibi geçti.



Arada bir Facebook haberleşmelerine bakıp, mektup devrinin tadındaki düşünceleri arıyorum.



Ancak o tat yok!



Ama geriye kalan; eski dostların izini sürmek ve onlara yeniden kavuşmaksa buna ben şerden hayır çıkarmak derim.



Kartpostallarda ve mektuplarda saklı kalmış eski zaman duyguları, arada bir olsa da yorgun yüreklerimizi kaçınılmaz olarak hüzünle sarsmaya devam edecek.



Güzel olan da, izini kaybettiğimiz arkadaşlarımızı hiç ummadığımız bir sırada internet ortamında bulmak, kavuşmak olacak.



Sağ olunuz Hüseyin Çimri… Bütün bunları yazdırmayı anımsattığınız için…


Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-11-26

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-10-17

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-11-25

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-09-05

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-10-21

E-bülten Gurubu

bize katılın ...