Çarşamba, 23 Ekim 2019
Şahin AKÇAP

Eylül referandumu


Eylül 2010’da yeni anayasa için sandık başına gidiyoruz.



Onca toz duman içinde geçip giden anayasa değişimi tartışmalarından çıkan sonuca “evet” ya da “hayır” diyeceğiz.



Bu yazıda; evet ve hayır seçeneğini “es” mi geçeceğim? Elbette hayır. Sorgulamak istediğim aslından öncelikle halkın bu konuda bilinçlendirilip, bilinçlendirilmeyeceği. Kendime soruyor ve yanıt veriyorum:

—Gerçekten seçimlerin, referandumların ardından; somut ve objektif değerlendirme sonuçları ortaya çıkıyor mu? Bana göre:

—Hayır!



Ne objektif bir seçim oluyor, ne de somut bir durum ortaya çıkıyor.

Bugün bilinçli seçmen sayası ile bilinçsiz seçmen sayısını ortaya koyduğumuzda ezici çoğunluğun “bilinçsiz seçmen” olduğunu kolayca görebiliriz.

Hala ülkemizde okur olmayan oranı, okur oranının çok üstünde.



Doğu ve Güneydoğu’da feodal düzen henüz diri ve etkili durumda… Ataerkil aile yapısı da işin içine girdiğinde, bireyin tek başına düşüncesini aklından geçen lider, ya da parti veya her hangi bir seçenekte odaklaması olasılığı çok zayıf…



Evin reisi ya da köydeki ağa; hangi parti veya aday diyorsa, ailenin oyu o noktada birleşiyor. Çünkü hesaplar birey özgürlünün çok uzağında tümüyle çıkar ilişkileriyle orantılı.

Kırsalda durum buyken, kentlerde mistik eğilimli oylar istatistikleri etkilemektedir.



Doğu ve Güneydoğu için ne kadar fazla nüfus o kadar fazla Kürdistan kurma şansı politikası ile en az üç çocuklu nüfus planlaması istemi güçlü ve teknik bir Türkiye sistemini, gerçek bir demokrasi yaratma istemini etkileyen nedenler oluyor.



Henüz parmak mührünün alabildiğine yaşandığı, okuryazar düzeyinin çağdaş boyutlara eriştirilemediği ve seçme, seçilme özgürlüğünün; feodalizm, tarikat ikilemi altında bırakıldığı bir ülkede hakça bir seçimin yapılması şansının olduğunu düşünemiyorum.



“Dağdaki çobanın oyu ile benim oyum aynı olamaz.”Diyen genç bir sanatçının anlatmak istediği aslında bir çobanın sosyal yaşamının küçümsenmesi değildi. Eğitim düzeyi çok gerilerde kalmış, kolayca güdülen bir durum arz etmiş toplumumuzun ne yazık ki o düzeyde yönetilebileceğinin çok içten ve riyasız yapılan bir eleştirisiydi.



Türkiye akademik düzeyde bilgi birikimine sahip olmayan insanlar tarafından yönetildiği sürece, bulunduğu konumdan daha ileri bir düzeye ulaşması da ancak o ölçüde olacaktır.



Dilerim, yurttaşlarımız söz konusu anayasaya hayır ve evet derken ciddi ve tutarlı olur:

“Tetiktepe’de çömelmeli mi, çömelmeli mi?” tartışmalarını temel alarak hareket etmez; tam aksine; yeni anayasanın, ülkemize ne kazandırıp, ne kazandıramayacağının hesabını, kitabını yaparak iradesini kullanır.



Bu hesabı; ince eleyip, sık dokuyarak yapabileceklerinden benim de haklı endişelerim var.

Sözün özü; dur, durak demeden “Eylül Referandumunu” halka anlatmak hayati önem arz etmekte… İktidar ve muhalefet konuyu sağduyudan kopmadan ve soru işaretleri yaratmadan kitlelere sabırla taşımalı; Eylül Referandumundan partilerden çok; Türkiye kazançlı ve güçlü çıkması için çaba sarf etmelidirler.



Benim oyumun rengini gelince:

“İçinde milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmıştır maddesi bulunmayan hiçbir anayasa için asla evet demeyeceğim. Hangi parti tarafından hazırlanırsa hazırlansın kararımda zerre kadar bir değişim olmayacak… 12 Eylül faşizminin, darbenin anayasasıymış, falanmış, fişkanmış lafları beni ırgalamaz. Mutlaka ama mutlaka değişmez, değiştirilmez madde olarak milletvekili dokunulmazlığına dokunulmalıdır. Referanduma sunulacak olan anayasada ilginçtir ki milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasıyla ilgili bir madde mevcut bulunmamaktadır. O halde seçeneğim kesinlikle hayır olacaktır. ”



Hakkında sayısız gensoru olan, usulsüzlük yaptığı iddiaları bulunan milletvekillerinin bulunduğu bir meclisin gerçek bir anayasa oluşturma hakkının olup olmadığı tartışılmalıdır. Şaibeli ve ak-lan-ma-mış milletvekillerinin nefes alıp verdiği yüce meclisin çatısı altında ana sütü gibi helal ve temiz vekilleri istemek de bırakın bizim en doğal hakkımız olsun.



Ve gerçek bir anayasa; toplumun bütün kesimlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların, yargı mensuplarının ortak kararı ile ancak yasalaşıp, yürürlüğe girebilir.



Bütün kabahatleri 12 Eylül Anayasası üzerine yıkıp, ülkenin ve halkın bütün istemleri göz ardı edilerek ve sırf gücü elde tutmak amacıyla kotarılan anayasa gün gelince aynı değiştirme tantanalarının yaşanacağı bir anayasa olur ki, kaybedilen zaman şüphesiz Türkiye’ye zarar verir.



Anayasa bir parti kitapçığı değildir. Veya bir partinin manifestosu eksenine çekilmesi hiç düşünülmemelidir.



Hazırlanan ve referanduma götürülen anayasaya muhalefet tavır alıyorsa, demokratik kitle örgütleri kuşkuyla bakıyorsa ve geniş halk yığınları şüpheyle yaklaşıyorsa durup düşünmek gerekir.



12 Eylül 1980 tarihi; acıların ve nefretin, ayrıştırmanın ve işkencenin tarihi olmuştu.



12 Eylül 2010 akşamı ortaya çıkacak sonuç halkın:



”Bakın işte hep yok sayıp görmezden geldiğiniz ben varım.”Mesajı olursa şayet; bu kadar didişme ve yiten zaman, harcanan ekonomik bütçe boşa harcanmamış olur. İyi bir demokrasi tecrübesine dönüşür…



12 Eylül 2010 tarihi, Türkiye’nin benliğini bulma arayışının önemli noktalarından biri olacaktır.



Dilerim 12 Eylül 2010 tarihi de, güzel günlere açılacak hayırlı sonuçların aydınlık kapısı olur.

Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-09-19

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-10-17

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-09-05

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-10-21

E-bülten Gurubu

bize katılın ...