Pazartesi, 23 Eylül 2019
Şahin AKÇAP

SÖZDE İNSAN OLMAYA GELDİK ( 2 )

Gerçek sosyal devlet nasıl olur?

Bir önceki yazımda Hürriyet Gazetesi yazarlarından Özgür Bolat’ın Belçika gözlemlerine yer verdim. İyi ki de yer verdim. Okurlarımdan olumlu yanıtlar aldım. Ve yazımın, Elazığ’da ellinin üzerinde insanımızı zelzeleye kurban verdiğimiz bir zamana denk gelmesi daha da etkili oldu. Kafalarımızdaki sosyal devlet ya da anti sosyal devlet biçimi bir güzel şekillenmiş oldu.

Gelen iletilerden birinde bir okurumun:

“Yani şimdi biz kerpiç altında kalan vatandaşlarımızın bu dramı karşısında ‘Ey katil devlet!’ dersek haksız mı oluruz?’” sorusu ise yüreğimi burktu.

Zaten Elazığ depremiyle ilgili yazdıklarımda sözcüklerime gözyaşım da bulaşmıştı.Bu sitem karşısında dağılıp gittim.Tırnaklarım avuçlarımın içini delip geçti.

Okurlarımız da anımsayacaklardır… Rahmetli Bülent Ecevit’in Köy Kent projesini geldi aklıma. Küçük mezraların ve köylerin bir araya getirilerek köy kentler kurulmasını düşünmüş; böylece hem eğitimde eşitliği sağlamış, hem de konut alanlarını sağlam zeminli dağlık arazilere çekerek bereketli tarım alanlarını oluşturan toprakların kurtarılmasını düşünmüştü. Bu büyük projeye önce ağalar ve beyler sonra da Ecevit’in olağanüstü yükselişinden korkan malum çevreler karşı çıktı.,

Kim bilir Köy-Kent Projesi uygulanmış olsaydı; şimdiki ölüm getiren kerpiç duvarlı, toprak damlı evler tarihe karışmış, depremlerden ölümlerin önüne geçilmiş olacaktı. Kara bilgisizlik, çıkarların çatışması ne yazık ki böylesine akılcı projelerin kâğıt üzerinde kalmasına neden oldu.



YOZGATLI TERZİ SAİT KARAKAYA İSVEÇ’İ ANLATTI



Özgür Bolat’ın yazdığı ve bizlere de o gözlemlerin anlatma görevi düştüğü Belçika’da ki sosyal devlet yapısını mahallemizdeki kahvede arkadaşlara anlatırken, yaklaşık bir aydan beri Antalya’da, evlatlarının konuğu olan 72 yaşındaki Sait Karakaya ağabey de söyleşimize katılmasını sağladı.

Sait ağabey uzun yıllar önce İsveç’in Göteborg kentine işçi olarak gitmiş. Volvo’nun fabrikalarında farklı iş alanlarında alını teri dökmüş, çalışmış.

Oğlu Türker İsveç’te, felçli olarak doğmuş. Aile, alın yazısı demiş ama İsveç hükümeti alın yazısını bir kenara koyarak ve aile ile konuşarak:

“Çocuğunuzun sürekli tedaviye ihtiyacı var. Bu sürekliliği ancak onu vereceğimiz İsveçli bir aile sürdürebilir.”Diyerek ikna etmiş.

İsveç hükümeti, Türker’in her şeyiyle ama her türlü sorunuyla daha küçük yaşından itibaren ilgilenmiş.

Türker ana dili gibi İsveç dilini konuşmaya, eğitimini almaya ve bu arada da engelli olduğu için yaşamını sürdürecek beceriler kazanmaya devam etmiş.

İsveç devleti, Türker’e engelliler için yapılan konutlardan birini bedelsiz vermiş. Konutlar vücudunun yarısı felçli olan engelliler için düzenlenmiş. Sadece bununla kalınmamış. Türker’e, Volvo otomotiv fabrikasında iş olanağı sağlanmış. Şu ana kadar Türker oturduğu engelli arabasında belden yukarısını kullanabileceği bir işte ve kırk yaşında mutlu bir İsveç bireyi olarak yaşamını sürdürüyor.

Devlet tarafından verilen evinde her şey otomatik, bilgisayar yönlendirmeli.

Evden içeri girerken bir düğmeyle evin içindeki üç ayrı ışığı açmasına, mutfağındaki dolapların yukarıdan aşağı inmesine yardımcı olacak sistem ve diğer donanımlar en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş.

Engelliler için her hafta düzenlenen sportif faaliyetler, eğlenceler Türker’in ve kendisi gibi engelli olan arkadaşlarının yaşama sımsıkı bağlanmasını olanak sağlamış. Türker engelli arabasıyla katıldığı dans yarışmalarında ödüller kazanmış.

Biliyorum. Bu yazının belli aralıklarında siz okurlarımızın aklına takılan sorular olacaktır.

“Eyvah Türker Hıristiyanlaştırılmış mıdır?.”

“Yazık Türklüğünden de edilmiş midir?”

Hayır!

Türker göğsünü gererek:

“Ben Türküm!”

“Yozgatlıyım!”

“Elhamdülillah Müslüman’ım.” Diyebiliyor.

Yani bizim aklımızdan hiç çıkmayan:

“Gâvur bunlar.” Ön yargısı onlarda yok.

Onlar:

“Önce insan olmak!”

“Birey mutluysa toplum da mutludur.”felsefesiyle yaşıyorlar.

Bizim gibi Şeyh Edibali’nin:

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” felsefesinde teğet geçmiyorlar.

Vatandaşı bir oy için çantada keklik görmüyor; iki torba kömür, bir buzdolabı ile kandırmıyorlar. Yarattıkları sosyal devlet ortamında insanlarını hiç mi ama hiç, kerpiç evlerin ölümcüllüğüne terk etmiyorlar.

Sait Karakaya bunları anlattıktan sonra, güzel bir anısını da nakletmekten geri kalmadı.

“Şimdi rahmetli olan Hacı Bey adlı bir arkadaşımız vardı. O da bizim gibi çoluk çocuk İsveç’te işçi olarak yaşıyordu. Ancak son zamanlarda vatan özlemi ruhsal sıkıntılar yaşamasına, bir an önce emekli olup memlekete dönmesine neden olmuştu. Ne var ki emeklilik süresi dolmamıştı. Emeklilik için rapora ihtiyacı vardı. İsveç Devlet hastanesinden rapor başvurusu iyi bir Türkçe tercümanı ihtiyacı doğurunca, İsveç’te Tıp Fakültesinde okuyan Yasemin adlı öz kızı tavsiye edilmiş, doktor da bu öneriyi yeminli tercüman olmak koşuluyla kabul etmişti. Baba ve kız randevu alınan gün ve saatte doktora gelirler. Doktor titizdir. Bu titizlikten Hacı Bey rahatsız olur ve kızına; ‘Söyle şu doktor olacak pezevenge çabuk muayene etsin, raporumu versin.’ Demiş. Kızı da tercüme etmiş. Doktor doğru yöntemleri uygulamış ve sonunda raporun yazılması için karar almış. Doktorun yanından çıkarlarken Hacı Bey kızına sormuş: ‘Ne iyi doktormuş. Ben de pezevenk dedim. Sen nasıl tercüme ettin Yasemin?’diye sormuş. Kızı da:’Aynen senin dediğin gibi şu doktor olacak pezevenk çabuk muayene etsin.’dedim



diyince Hacı Bey bayılacak gibi olmuş.’A benim melek kızım ben öyle dedim diye böyle tercüme edilir mi?Peki o ne dedi?’ Diye hayıflanarak sormuş. Kızı gayet resmi bir tavırla: ’Unuttun mu baba. Ben yeminli tercümanım. Neyse o…Doktor, baban bana küfrediyor diye üzülme. Duygusal sıkıntılar içinde baban. Bu tepkisi doğal…’ Dedi. Deyince bizim Hacı Bey pişmanlıktan ufalıp kalmış.”

Sait Karakaya İsveç Devletinin sosyal devlet yapısını perçinleyen son örneğiyle, bizi İsveç’e hayran bırakırken, düşünmeye de sevk etmişti.

Demek ki sosyal devlet olmaya giden yol, bireyin iyi bir eğitimden geçirilmesiyle olabiliyormuş. Tıpkı Hacı Beyin şimdi psikolog olan kızı Yasemin, Sait Beyin oğlu Türker gibi…

Kısacası Belçika’da, İsveç’ de yaşayanları öyle bir kıskandım ki anlatamam.

Yıl 2010 altı şiddetindeki bir depremde bizde insanlar ölüyor.

Vatandaşa cennetin anahtarı mavalları okunarak oyu gasbediliyor, seçme iradesine hükmediliyor.

Onlar, Allah’ın verdiği yetenek ve beyinle yaşadıkları yerleri cennete dönüştürürken, bizler hayallerimizdeki cennete ulaşabilmek için bu dünyanın düzenbazı zebanilerin tuzaklarında hala sömürülmeye, koyun gibi güdülmeye devam ediyoruz.

Sonuçta kendi çamurumuzdan ürettiğimiz kerpiçlerden yaptığımız evlerin altında basit ölçekteki bir deprem sonucunda ölüp gidiyoruz.

Biz:

“El fatiha!” ile yetinirken, Japon halkı her yirmi saniyede bir olan depremlerle, hem de burunları kanamadan yaşamaya devam ediyorlar.

Onlar da insan bizde…

Onlar da devlet biz de..

Ama onlar sosyal devlet olabilmeyi başarmışlar.

Biz?

Birbirimizi paralamakla meşgulüz.

Türk’e, Türk propagandası, Müslüman’a Müslüman tüccarlığı yapıyoruz.

Atı olan Üsküdar’ı geçerken, geride kalanlarımız bir kıdım derede boğulmaya devam ediyoruz.

Bilmem anlatabildim mi?

Neydi o slogan?

Burası Türkiye!

Depremden, selden, heyelandan, grizudan, trafik kazalarından kurtulup da yatağında vakitli ölene aşk ola!


Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorumlar

  • uşak kırka koyu net.halil. yorumu:

    10 Mart 2010 Çarşamba 23:36

    kerpic ev.duygusallık
    Merhaba hocam merha.Dolmuşsunuz,ki gene döktürmüşsünüz.Demekki insan biraz efkarlanınca cogu şeyi oldugu gibi kendini anlatıyor.evet .yazılarınız cok güzel,de.hele rahmetli.Sy.Bülen ECEVİT,ten bahsetmeniz,ve o muhteşem KÖY KENT,prejesi şimdi daha iyi anlaşilıyor.Cok ıyı hatırlıyorum o zamanlar cogu dalga geciyordu.Ama degilmiş.NUR,icinde yatsın.saygılar.

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-09-19

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-07-07

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-09-05

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-09-08

E-bülten Gurubu

bize katılın ...