Pazartesi, 23 Eylül 2019
Şahin AKÇAP

“İS” TEN MÜREKKEP DE ELDE EDERSİNİZ LEKE DE…


Yeryüzünü bilgileriyle yönlendiren bilgeler bir ülkenin kolayca yıkılmasının en kolay yolunun dedikodular, iftiralar olduğunu bilirler. Ve bu yönde aydınlatıcı bilgi sunarken; hoşgörüyü ve sevgiyi ön plana çıkarmanın birliktelik için hayati önem olduğunun altını da her daim çizerler.

Tarihin izbe koridorlarında geriye doğru bir yolculuğa çıktığımızda, bilgelerin akıl dolu saptamalarındaki haklılık payını görürüz.

Hiçbir ulu çınar ömrü tükenmeden çabuk kurumaz ve çürümez.

Dallarında yeşil azalan bir ağacı incelediğinizde, toprağının zararlılar tarafından işgal edildiğini, gövdesinin en can alıcı yerinden yaralandığını ya da su özlemiyle yanıp tutuştuğunu görürsünüz.

Roma İmparatorluğu da, Osmanlı İmparatorluğu da durup dururken duraklamamış, gerilememiş ve çöküş aşamasını yaşamamıştır.

Dış kaynaklı soğuk savaş rüzgârları, iç birlik ve barışının bozulması, adaletin yolunu şaşırması, yönetenlerin basiretsizliği, kaçınılmaz sonlarının yaratıcıları olmuştur.

Günümüzde de bu rüzgârların fazlasıyla estirildiğini gözlemliyoruz. Hoşgörü ve kardeşlik yerine çatışmalar; anlaşma ve uzlaşı yerine sert tartışmalar; güven, saygı ve sevgi ortamını özlenir kılmıştır.

Şeyh Edibali gibi bilgilerden kalan nasihatler sadece konuşma kürsülerinde celallenen söylemcilerin bir kulaktan girip, diğerinden çıkan kuru sözlere dönüşmüştür.

Yapıştıran, birleştiren öğelerin yerini; çatık kaşlar, çatallaşan ve höykürmeye dönüşen sesler, gerilen yüzler, sıkılan yumruklar, pençelenen gırtlaklar, kafa atılan ağız ve burunlar almıştır.

Oysa lider olmanın en önemli özelliklerinden biri olan öfkeyi sevginin içinde yoğurup yumuşatma hüneri bizlere ata geleneğidir.

Onun içindir ki atalarımız, Yunus Emre’nin:

“Söz ola kese savaşı. Söz ola kestire başı. Söz ola ağulu aşı. Yağ ede bir söz” Dizlerini bir dua gibi belleklerine işlemişlerdi.

Cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman ya da nam-ı diğer Muhteşem Süleyman; Osmanlı’nın görkemini, kendi yüceliğini sonradan gelecek kuşaklara bırakmak için İstanbul’da adına büyük bir camii yaptırmayı kararlaştırır. Projelendirilen çalışmanın mimar da şüphesiz ki Mimar Sinan’dır.

İnşaat ilerler, duvarlar örülüp kubbe kapatılır ve padişah:

“Görelim ne eyler Sinan.”Diye çalışmaları yerinde görmek ister.

Ne var ki camiye girdiğinde gördükleri şaşırtıcıdır.

Mimar Sinan camiinin en orta yerinde bağdaşını koyup oturmuş, nargile fokurdatmaktadır.

Kanuni öfkelenir. Ancak Mimar Sinan’ın amacı camiin akustiğini nargile fokurtusuyla ölçmek, sedayı düzenlemekmiş. Nargilesinin içinde tömbeki yok, yalnızca su vardır.

Padişah bu açıklamalar sonrası rahatlar, Sinan’ın yan gelip yatmadığına karar verip bağışlar.

Mimar Sinan her yaptığı işte olduğu gibi Süleymaniye camisinin yapımında da aklını ve sağduyusunu kullanır. O zamanlar elektrik yok. Dev 275 adet kandille camiyi aydınlatır. Hava dolaşımını planlarken, kandillerin isini zekice düşündüğü bir odada toplar ve odayı minik bir nemlendirme bölümüyle takviye ederek kandillerin isinden en kaliteli mürekkebin elde edilmesini sağlar.

İşte mesele odur.

Kimileri birbirinin açığını kollarken; çamur at izi kalsın senaryoları yazıp, sahnelerken, on parmağını fitne ve fesada bulayıp kara çalarken, Mimar Sinan gibiler de is düzeneği kurup; âlimin divitine aydınlık yazsın diye mürekkep üretmişlerdir.

Nereden nereye değil mi?

Bitmedi… Bu konuya payanda olsun diye bir öyküm daha var…



Bakınız, sadece bizim halkımız ve coğrafyamızda; ayak oyunları, kibir, benden sonrası tufan felsefesi yerilmiyor. Bir Kızılderili bilgesi, kabilesinin üyelerine hayat hakkında ders alsınlar diye neler demiş. Keşke bu yazıyı meclisi arenaya çeviren milletvekillerimiz de, ülkemizi yönetenler de, muhalefet de okusa. Ve hele hele aşağıdaki Kızılderili öyküsünü Meclis Başkanı bir oturum öncesi yorumsuz olarak okuyup parlamenterlerimize çam sakızı çoban armağanı diye sunsa…

İşte o Kızılderili öyküsü. Ve lütfen bu öyküyü arada bir göz atmak için elinizin altındaki ajandanıza not ediniz, arkadaşlarınıza, dostlarınıza bir söyleşi aralığında anlatınız.




"İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş.
Kurtlardan biri korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü,
kibri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları,
üstünlük taslamayı ve benciliği temsil ediyor.


Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği,
dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu,
anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor."


Gençlerden biri "hangi kurt kazanacak?" diye soruyor ve yaşlı adam
kısaca cevap veriyor:

"Beslediğiniz!"





Not: Süleymaniye Camiinin Gizemleri iletisi için Ali Naim, Kızılderili öyküsünün iletisi için de Şakir Karataş kardeşlerime düşüncelerimizin yoluna ışık tuttukları için teşekkür ederim.


Şahin AKÇAP

Diğer Yazıları

Yorum yap


Köşe Yazıları

""

Hasan TÜLÜCEOĞLU
Hasan TÜLÜCEOĞLU2019-09-19

""

Nevriye UĞURLUEL
Nevriye UĞURLUEL2019-07-07

""

Ramazan KALKAN
Ramazan KALKAN2019-01-23

""

Şahin AKÇAP
Şahin AKÇAP2019-09-05

""

Sevim AKDENİZ
Sevim AKDENİZ2019-09-08

E-bülten Gurubu

bize katılın ...